29 Mart 2008

Yarışın Sonu!

Zaman akıp gitti, atlet koştu kaldığı yerden. Tam önünde, ona daha önceden "vaad edilen" bitiş çizgisi durmaktaydı. Çok yakındı o çizgiye, görüyordu, hatta tam içinde hissediyordu. Ogüne kadarki koşu boyunca hiç ama hiç olmadığı kadar, elini uzatsa tutabilecek kadar yakındı. Fakat, rehavete kapılmaya gelmezdi, farkındaydı. Yarışının ne kadar çetrefilli olduğunu "dopingli birinci" sayesinde öğrenmişti. Tüm azmiyle devam ediyordu koşusuna.
Atletin tahminine göre daha önce "söz" verildiği üzere, yarış bitecek, birincilik ödülünü alacaktı. Ne olursa olsun, yarışın koşullarını bildiği için her an bir sürpriz de bekliyordu. Her an yeni bir engel çıkabileceği zaten aklının bir köşesindeydi.

Yeni gün başlamış, güneş doğmuş, hayat günlük akışında seyrederiyordu. Atlet ise derin uykusunda iken o an çok tatlı gelen ama o tatlılığın sadece kandırmaca olduğu acı bir telefon sesiyle gözlerini açtı. Yarış için mülakata çağrılıyordu. Bekliyordu böyle birşey. Gidecekti ve belki de kazandığı açıklanacaktı. Tüm beklentileri bu yöndeydi. Sadece atletin mi? Büyük sponsorun, menajerin ve yarıştan haberdar olan herkesin.

Atlet, son virajı döndü ve artık bitiş çizgisine doğru son 100 metrelik düzlüğe girdi. Koştu, koştu... Daha son 100 metrenin ilk metrelerinde gördü ki yarış aslında yalanmış. Tüm bu koşu, çabalar, harcanan zaman bir hiç uğrunaymış. Aslında yarış bile değildi bu koştuğu. Kendisi tüm bu olan bitenleri anlamaya çalışırken verilen sözlerin aslında sadece bir kandırmaca, hatta "yarış atmosferi" içindeyken söylenmiş öylesine laflar olduğunu da öğrendi. Yıkıntıların ardı arkası kesilmiyordu. Neredeyse atlet şizofren muamelesi görücekti, sanki tüm bu yarışı kendisi yarattı, sanki tüm bu "söz"leri kendi kendine verdi. Nasıl bu kadar aldatıcı olabiliyordu herşey? Nasıl göz göre göre oyuna geliyordu? Hiçbir anlam veremedi bu duruma atlet. Koşulan kilometreler, katedilen yollar, alınan sözler, vaadedilen ödüller, harcanan zaman, bunca hikaye aslında bir yalandan ibaretti. Başlamadan biten bir yarıştı herşey. Aldatılan yalnıcza kendisi olmamıştı atletin, yarıştan haberdar herkes aldatılmıştı, hatta yarış bile kendi kendini aldatmıştı.

Ve atlet, içinden geçen onca sinir, öfke, nefret, delilik ve adlandıramadığı türlü duygulara rağmen gayet normalmiş gibi herşey, eline aldığı ceketiyle aslında o hiç olmayan yarışı terk etti.

20 Mart 2008

Sonsuz Yarış?

Bir atlet, koşuyor, durmaksızın. Engelli yarışların biri bitiyor, öteki başlıyor ve atlet sürekli koşuyor. Günün birinde, atlet yepyeni umutlarla, "bu sefer derece alırım inşallah"larla giriyor son yarışına. Koşuyor da koşuyor. İstiyor, belki de hayatının yarışı bu, fakat yarış zorlu, diğer yarışlarda olanlardan kat be kat fazla engel bulunmakta. En büyük engel, ilk olarak yarışın en büyük sponsorundan geliyor. Atleti pek ciddiye almıyor. "Bu ayran gönüllü bi atlet, yarın bir gün bu yarışı da yarım bırakıp gider" diyor. Atlet bu sözlere aldırmıyor, koşusunda ısrarcı. Geceler, günler, haftalar, aylar bitiyor ama koşu bitmiyor, sürekli yeni engellerle sürüyor. Atletin yarışta o kadar ısrarlı olduğunu gören büyük sponsor şaşırıyor. Artık engel olarak değil destekçi olarak atletin yanında bulunuyor. Çok yardımları oluyor, çok çabaları oluyor yarış boyu. Hatta o kadar ki en umudunu tükettiği anlarda," yarış artık yarışlıktan çıktı, işkenceye döndü" diye düşündüğü anlarda bile büyük sponsor sonuna kadar destek oluyor.

Yarışın öteki engellerinden biri de koşulmuş eski yarışlar. Şimdiki yarışın sahibi diyor ki "sen başka yarışlarda, yakınlarımda koştun, bu yarışı koşamazsın." Afallıyor atlet. Tökezliyor, düşüyor. Üstü başı toz, çamur, her türlü pislik bulaşıyor ama yılmıyor. Derdini anlatıyor. Büyük sponsor yine yanında o zamanlarda da. Yarış sahibi defalarca, atleti yarışın dışına itmeye çalışıyor. Atletin tüm taraftarları da artık vazgeçmesini söylüyor. "Daha nereye kadar gidecek?", "olmuyorsa zorlama", "hayırlısı artık ne yapalım", "boşver üzülme"ler başlıyor ama atlet farkında bitmediğinin, bitemeyeceğinin de.

Ve bir an geliyor, yarışın sahibinden oldukça acı ve parçalayıcı bir mesaj geliyor. "Umut çekilen acıyı uzatır, bırak artık yarışı, dön evine". İlk defa atlet o an çok ama çok derin bir umutsuzluğa düşüyor. Hayatında ilk defa bir yarış sebebiyle bu kadar inciniyor, gözünden birkaç damla yaş boşalıyor. Sürekli destekçisi olan büyük sponsor bile artık yapacak birşeyin olmadığını ona anlatmaya çalışıyor. Atlet boynu eğik bir şekilde, yarışı terk edemese de terk etmeyi kafasına koyuyor.

Gün geliyor tam bu zor anlarında aklını dağıtması için yeni bir yarışa adeta davet ediliyor. Atlet de şaşırıyor. Madem ki öteki yarışı terk edecek, buna yardımcı olması için başka yarışlarda koşmalıydı gibi yanlış bir düşünceye kapılıyor. Isınmalara başlıyor atlet ama aklında sürekli öteki yarış. Atlet koşu için son hazırlıklarını yaparken bile bir yandan eski yarışına gidiyor aklı. Tam da o anda eski yarışla alakalı haberler yayılıyor atletin kulağına doğru. Atlet zaten geri dönmeye hazırken bir de bu haber, onu ister istemez yeni yarışı terk edip eski yarışına geri götürüyor.

Ee haber gelse bile ne de olsa zorlu bir yarıştı bu. Sanmasın ki öyle hemencecik bitişi görecek. Daha atlaması gereken çok engel vardır. Kaldığı yerin bile bayağı gerisinden başlar atlet koşusuna. Ama o razıdır yeter ki bitişi görsün daha ne isterdi ki?

Yarış son hızıyla devam ediyordu ama ne de olsa atleti ve talibi bol bir yarıştı. Bir anda bizim atletin hemen yanından son hız geçen başka bir atlet afallatmıştı. Hangi ara yarışa girmişti? Ne ara bu kadar engeli aşmıştı? Ne çabuk koşmuştu? Atlet sonradan farkına varıyor ki kendisi onu bir şekilde dahil etmişti bu yarışa. Kaderin cilvesine mi gülsün, kendi salaklığına mı yansın belli değil.

Yarışın sonlarını koştuğunu hissediyordu bizim atlet. Sonradan çıkagelen atlet ise o bunları hissederken çoktan bitişi geçmişti, ödülünü almıştı ama kimseye farkettirmiyordu. Birden durumun farkına varan atlet artık alışık olduğu yıkımlardan birini daha o anda yaşamıştı. "Yarış bitti mi, kazanan belli mi?" sorularına bir cevap alamasa da anlamıştı, yarışın sonu gelmişti ve ona teselli olarak arkasında bıraktığı 1,5 sene kalmıştı. Bu kez boynunu eğmeden, gayet dik bir şekilde dönüyordu atlet. Ne de olsa o zamanını, gücünü, enerjisini, elinde var olan ve hatta olmayan herşeyini harcamıştı bu uğurda ve hakikatten de artık eli kolu bağlıydı.

Bu kötü son belki çok çok daha ağır olmuştu, ama olmuştu işte. Herşey bitti derken ancak masallarda olacak, hatta belki oralarda bile olmayacak bir mucize belirivermişti. Yarış devam ediyor, öteki atlet doping yaptığı için diskalifiye edilmişti. Ne güzel haberdi. Artık kaybetmeye dirençli atlet son bir umutla var gücüyle koşmaya kaldığı yerden başladı. Azimle.

Atletin yapabileceği bir şey kalmadı artık koşmaktan başka, elinde avucunda tek kalanı onun bu tutkusu. Tek umduğu da artık bu yarışı bir an önce birinci olarak bitirmek. Büyük sponsora ve yarış boyu yanında olan herkese teşekkürlerini de bildiriyor atlet sonuç her ne olursa olsun...

12 Mart 2008

Çevrimiçi Deprem

Sallanmışız yine. Zaten bu şekildeki sallantılar normal olması gerekenler diye haberler artık beynimize işledi. Nerede en ufak bir deprem olur (dünyanın öteki ucunda bile), ülkemin mükemmel habercileri, ana haberlerdeki o uzun(!) boşluklarını doldurmak amacıyla o depreme sarılırlar ve gayet tabi ilk soru "Bu deprem, olası Marmara Depremi'ni tetikler mi?". Onlarca jeolog, jeoloji mühendisi televizyonlarda boy boy gözükürler. Elbette bir itirazım yok olan bitene, insanın haber alma ihtiyacıdır, merak edilendir... İtirazım artık ezbere bildiğimiz -neredeyse kelimesi kelimesine- kalıplaşmış cümlelerle cevap verilen soruların sırf zaman geçirmek amaçlı, rating (reyting) kazanma amaçlı ısıtıp ısıtıp sorulmasıdır.



Esas yazmak istediğim konu bu değildi yazıya başlarken ama gına gelmiş demek ki patladım bir an. Muhtemelen yarınki (13 Mart 2008) haber bültenlerinde en az 20 dakika bu deprem ve depremin olası Marmara Depremi'ne etkilerini izleyeceğiz. Her neyse esas yazmak istediğime gelirsek; deprem oldu, daha doğrusu olmuş ve hemen ardından msn'deki kişiler birer birer "deprem oldu", "sallandık", "deprem :S" yazdılar. Bu ne hız? Herşey çevrimiçi oldu zaten, kabul. Artık neredeyse günümüzü çevrimiçi geçiriyoruz. Cebimizde telefonlar var 24 saat çevrimiçiyiz zaten. İsteyen istediği anda ulaşabiliyor. Akşam evde ya da gündüz okulda/işte msn'ler zaten açık. Haliyle çevrimiçi dünya. Fakat, biraz fazla olmamış mı? Deprem vb. iletiler görünce ntvmsnbc'ye girdim ama depreme ait bir haber yoktu. Sonra, son depremleri yayımlayan Kandilli Rasathanesi'nin sitesine girmeye çalıştım, yoğunlıktan giremedi. Aklıma çılgın ek$isozluk'cüler geldi. Nasılsa doğruya en yakın haberi buradan alabilirdim ama o da ne 3 sayfa yazı yazılmış bile depremle alakalı. Bu ne hız? Herhalde ilk entry'yi gireceğim diye laptop'ını kucaklayıp bir eşiğe sığınan, ki çoğu belki bunu da yapmadı, sarıldı sözlüğe. Çevrimiçi olmanın abartısı herhalde buydu. Allah korusun, biraz büyük bir deprem olsa ve yine Allah korusun göçük altında kalınsa falan hemen msn'deki iletiye "göçükteyiz +o(", "göçük altında", "yoook, üstüne duvar yıkıldı" yazılacak gibi geliyor bana. Veya sözlükte ilk göçük altında haberini ben yazayım diye bir kapışma olacak gibi. Evet, fazla abarttım, hatta çok fazla ama elimde değil. Daha depremin saniyesinde bir nefes alıp, ne oluyor ne bitiyor diye düşünmek ya da çoğu insanın yapacağı gibi panikleyip kaçmak yerine msn'de iletilere yazmak, sözlükte ilk yazan olmak gibi eylemleri yapanları görünce o kadar da abartmamışım diyorum kendi kendime. Sözlük'te bir entry okudum şöyle diyordu; "yazarlarından haber alınamayan bölgelere kurtarma ekipleri yoğunlaşsınlar". Trajikomik değil mi gerçekten...



Yazı içerisinde biraz abartmış, sert çıkışlar yapmış olabilirim, olayın sıcaklığı sebebiyle. Her ne hata yaptıysam ikinci yazı olmasının da acemiliğine sığınarak affola. Ne dedim? Nasılsa önlem mönlem alındığı yok, Allah korusun bizleri.

06 Mart 2008

Başlangıç

Bu bir başlangıç benim için. Blog alemi yeni bir nefer kazanıyor şu sıralar. Elbette düzenli olarak yazmayacağım, hatta belki bu ilk yazıdan sonra bir daha hiç yazmayacağım, bilmiyorum, zaman gösterecek. E peki blog ne diye yazılır? Onu da bilmiyorum. "E be adam, madem hiçbir şeyle alakan yok ne diye yazıyorsun?" diye kızgın soruları duyar gibi oluyorum. Hatta şu an kulağımı bile çınlatanlar olacak belki ama söyleyeyim. Bir arkadaşım var, isim vermeyeyim ama Pınar, kendisinin de bir blogu var, reklam yapmak gibi olmasın ama pitican.blogspot.com, ekonomiyle alakalı yazar durur bu arkadaşım orada. Onun beni yönlendirmesiyle ve tamamiyle acemi cesaretiyle giriştim bu olaya. Belki yazmayı falan seversem, ya da tepkiler(!) iyi yönde olursa (en azından "naptın lannn iğrençç" şeklinde olmazsa) heralde geliştirerek yazmaya devam ederim. He şu da var tabi, parantez içindeki tepkiyi de alırsam, kapatıp giderim bu dükkanı, ama yazık be kırmayın şu çocuğun hevesini. Zaten sıkılır o bir süre sonra. En iyisi güzel olmuş deyin. Dersiniz değil mi? Valla dersiniz biliyorum.

Lisede falan kompozisyon yazarken sürekli giriş, gelişme, sonuç olarak yazdırırlardı. Bir an o psikolojiye girdim. Yani gereksiz yere bir gelişme paragrafı yazıyorum. Ama olsun ilk yazı mazur görülür bence. Bu arada "ama" cümle başında başlamaz onu da biliyorum. Ne günlerdi be lise...

Herneyse o zaman ilk yazıdan sıkmayayım da toparlayayım bari. Burdan piti, mezun kişi, kuzu, borçlarını ödemeyen, kumpir vereceği ve dayak alacağı olan Pınar'a selamlar. Teşekkürler. İnşallah borçlarını öder. Böyle de ifşa ederim. Her neyse ilk blogta bir hata yaptıysam affola. Beni bekleyin, belki hiç dönmem geri ama olsun, bekleyin. Ne dedim? Görüşürüz...