30 Eylül 2008

Kuduz

Evet bu da oldu... Sırasıyla bugüne kadar kene ve akrep tarafından sokulmuşluğum vardı ama büyük boyutlarda bi hayvanla yüz göz olmamıştım ta ki dün geceye kadar. Tüm masumluğumla eve dönüş yolumda, gecenin bir yarısı arka nahiyeden bir itoğlu it tarafından taciz edildim. Çok beğenmiş olacak ki 3 dişini birden geçirdi. Allahtan alt çeneyle muhatab olmadan kurtardım nahiyemi. Peki bu güzel detayı geçersek, hani ola ki ilerde bir itoğlu it veya şirin ve hayın bir kedi tarafından taciz edilirseniz ne yapacakmışsınız bari onu paylaşayım dedim.

Herşeyden önce ısırıldıktan sonra, ısırılan bölgeyi en az 5 dakika boyunca sabunla iyice yıkamak gerekiyormuş. Sonrasında eğer sokak köpeğiyse, köpeği bir şekilde ele geçirip de kuduz testi yaptırmak eğer ele geçirilemiyorsa da hiç vakit kaybetmeden şu hastahanelerden birine gitmek gerekmekteymiş.
Hastahaneler;
1. Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2. Şişli Eftal Eğitim ve Araştırma Hastanesi
3. Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi
4. Kartal Dr.Lütfi Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi
5. Paşabahçe Devlet Hastanesi
6. Şile Devlet Hastanesi
7. İstinye Devlet Hastanesi
8. Prof. Dr. Necmi Ayanoğlu Silivri Devlet Hastanesi
9. Çatalca Devlet Hastanesi
10.Tacirler Eğitim Vakfı Sultanbeyli Devlet Hastanesi
11.Büyükçekmece Devlet Hastanesi
12.Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi
13.Sultançiftliği Lütfiye Nuri Burak Devlet Hastanesi

3 doz halinde, ısırılan gün, 1 hafta sonrası, 21 gün sonrası olmak üzere aşı yapılıyormuş. Bu aşılar eskiden olduğu gibi karından da değil, koldan hiç acısız bir şekilde olmakta hem de. Aşının bazı yan etkileri olabilmekteymiş baş dönmesi, bulantı gibi. Aşıdan sonra en az 24 saat süreyle alkol alımı kesinlikle yasakmış he bir de aşı yapılan bölge de yıkanmamlıymış. İşte kısaca böyle. Bu gidişle bir çok hayvan tarafından daha sokulup ısırılacağım gibi gözüküyor. Artık olursa onları da böyle tıbbi tıbbi anlatırım... Çok geçmiş olsun bana hırrrr, suyu çekin lan gözümün önünden!!!!

15 Ağustos 2008

Interrail - IV - Son

Geleli 2 ay oldu daha interrail yazım hala bitmedi. Amma da hoşuma gitmiş bu interrail benim. Yeter ama sıktı da zaten muhtemelen. Bu son yazıda bilgiyi verip giden adam olacağım. Bir daha interrail yok. İşte son bilgiler;

Kalkış -----> Varış ----- Süre ---- Ek Ödeme

İstanbul ---> Phyton --- 7 saat ---- 13.90 YTL
Pyhton -----> Selanik -- 7 saat ----- 6.00 €
Selanik ----> Atina ----- 6 saat ---- 20.20 €
Atina-Kiaton-Patras --- 6 saat ------ 3.20 €
Patras -----> Ancona --- 20 saat --- 27.00 €
Ancona ----> Roma ----- 4 saat ---- XX
Roma-------> Floransa - 4 saat ---- XX
Floransa --> Pisa ------- 1 saat ---- XX
Floransa --> Venedik -- 4 saat ---- XX
Venedik ---> Milano --- 4 saat ---- XX
Milano ----> Viyana --- 13 saat --- 37.00 €
Viyana ----> Prag ------ 4 saat ---- XX
Prag -------> Berlin ---- 5 saat ---- XX
Berlin -----> Poznan -- 4,5 saat -- XX
Poznan ----> Varşova - 3,5 saat -- 3.50 €
Berlin -----> Köln ------ 6 saat --- 4.00 €
Köln -------> Remagen - 1 saat --- XX
Köln -------> Amsterdam 3 saat - 4.00 €

Toplamda en az 90 saat kadar tren yolculuğu, 20 saat gemi yolculuğu, 3 saat uçak yolculuğu ve sayısını bilemediğim kadar otobüs, metro, tramvay yolculukları yaptık. 55 € civarında trenlere ek ödemeler yaptık. 22 gece konaklamaya toplam 218 € harcadık (4 gecesi bedava). yani yaklaşık 800 € kadar yol masrafına gidiyor, konaklamanın kalitesine göre 300 € civarı ve yeme-içmeyi de hesaba katarsak toplamda en azından 1500 € ile yola çıkılması pek bi faydalı olur. Yazıp yazabileceğim herşey aşşağı yukarı bunlardan ibaret. İnşallah önümüzdeki dönemlerde gideceklere, yardımcı olur, gitmeyi düşünüp de karar veremeyenlere de fikir verir diye umuyorum. Şimdiden iyi yolculuklar...

05 Ağustos 2008

Interrail - III

Kaldığımız yerden yani Avusturya'dan devam;

VİYANA
  • Oldukça sistematik bir şehir. Ne nerde herşey belli.
  • Trafik ışıkları konusunda biraz sorunları var; yayaya yeşil ışık çok az yanıyor. Bu sebeple ben kırmızıda geçtim diye polis az daha ceza yazacaktı ki hiiiiç arkama bakmadan aynen devam ettim de yırttım. Siz siz olun kırmızıda geçmeyin.
  • Şehirde tüm gezilecek yerlere yürüyerek gidilebiliyor. Yakınlar birbirlerine.
  • 1 gün sabahtan akşama deli gibi gezerek gereken tüm yerleri görmek mümkün.
  • İstasyonlardaki Tourist Information'lar oldukça iyi çalışıyor.
  • Her taraf kebapçı kaynıyor. Mutlaka bu kebapçılardan birinde önce pizza, sonra da döner yenilmeli. Böyle tatlı döneri belki de hayat boyu yememiştir kimse. O sos var ya o sos, adamı kendinden geçiriyor. Oh baya yazdım, canım çekti. Ama o sos var yaaa...
  • Metroya biletsiz, kaçak ne de güzel biniliyor. Yakalanılırsa cezası 70 €, fakat ben yakalanmadım hiç.
  • İstendiğinde bisiklet kiralamak için yol üstünde duraklar var.
  • Şehrin ilginç bir yanı, akşam 8'den sonra hayat resmen duruyormuş. Biz oradayken Avrupa Şampiyonası sebebiyle 10'a kadar falan yine biraz canlılık kalıyordu, ancak normalde çok erken işbaşı yaptıklarından erkenden de evlerine çekiliyorlarmış.
  • Hostel fiyatları oldukça uçuk bu şehirde. Euro 2008'in de elbette etkisi vardı bunda ama olsun pahalıydı sonuçta.
  • Roma ve Pisa'dan sonra mutlaka gidilmesi gereken 3. yer, fakat çok büyük bir şehir olmadığından 2 belki 3 gün gezmek için yeterli.

PRAG

  • İstasyonda iner inmez filmlerdeki eski sovyet kadınları tipinde (gerçekten filmlerdeki kadın tipindeydi, sanki 1980'lerdeki Sovyet ülkesi) birileri mutlaka "hostel lazım mı" sorularıyla karşılıyorlar sizi. Bunlardan herhangi birisini fazla kazık fiyat olmadıkça kabul etmek mümkün.
  • Para değişiminde kazıklamaya yönelik hareketleri var. Dikkat etmek gerekiyor. İyice incelemeden kurları, para değişimi yapmamak gerek.
  • Hostel sahibi tarafından defalarca uyarıldık; "There are lots of thiefs in this city, be careful. If you loose all your money, we can do nothing."
  • Fastfood restoranlarının tamamı diğer ülkelere göre biraz daha pahalı. Çin lokantasıysa belki de en ucuz yer şehirdeki.
  • Yine bu şehirde de otobüs/tren kullanmadan her yere gidilebiliyor, fakat eski şehir biraz uzakta olduğundan yürüme mesafesi çok fazla. Yola çıkmadan iyi bi dinlenmek gerekiyor. Eski şehre varınca ise o güzellik tüm yorgunluğu alıyor.
  • Eski şehir tamamiyle bir tarihi eser. Köprüden itibaren başlıyor güzellik, hükümet sarayı ve diğer yerler mükemmel ötesi.
  • Yeni şehir ise Nişantaşı gibi bir yer daha çok. Kafeler, mağazalar sanki Nişantaşı'ndaymış hissi veriyor. Eski ve görkemli binalarda bir çok mağaza ve kafeler.
  • Tekstil çok pahalı, onun dışındaki ürünler oldukça uygun.
  • Kristal ve cam ürünleri meşhur fakat fiyatları da bir o kadar meşhur.
  • Aşırı nemli bir hava var. Yorgunluk yapıyor, 2 adım atmak bile zor geliyor.
  • Meydanda bulunan Mc Donald's ile ara sokaktaki arasında ciddi bir fiyat farkı var. İnanmak istemedik ama gerçek.
  • KFC'de bile domuza dikkat etmek gerekiyor, eğer ben domuz yemeyeceğim diyorasnız. Twister menüden bile domuz çıktı.
  • Zayıf İngilizce'leri var fakat diğer ülkelere oranla daha iyi iletişim kurulabiliyor.
  • € ile alışveriş yapmaya alıştıktan sonra Kron bayağı bir zorluyor insanı. Ne almaya kalksa pahalı gibi geliyor ama aşşağı yukarı 1 YTL = 10 Kron olduğunu hatırlayınca rahatlıyor insan.

POZNAN

  • Ana istasyon Glowny (l harfinin üzerinde çizgi var) istasyonu.
  • Şehir diğer ülke ve şehirlere göre çok ucuz.
  • Ufak bir Doğu Avrupa şehri. Viyana ve Pragtan gelince pek fazla güzel gelmiyor göze.
  • Polonya'nın kuruluşunu sağlayan kral ve rahiplerin mezarları bu kentte.
  • Çok küçük ve şirin bir meydanları var.
  • Kare şeklinde bir meydan, komünizmden kalmış binalarla çevrili ancak hepsi rengarenk boyanmış sanki o dönemin griliğni atmak istercesine. Ortada bir saat kulesi. Her gün sabah 11'de saat kulesinden 2 keçi çıkıp tam 11 kez kafa kafaya tokuşup tekrar yuvalarına dönüyorlar. İzlemesi bir hayli zevkli.
  • Şehrin simgesi de zaten keçi.
  • Akşamları meydandaki kafelerde hareketlilik ciddi oranda artıyor. En eğlenceli mekan belki de akşamları burası. Meydan boyunca kafe ve restoranlarda yemek yiyip daha sonra da bir bara gitmek en iyi aktivitelerden biri.
  • Eski bir bira fabrikasını alışveriş merkezine çevirip bir kaç da mimari ödül almışlar. Görülmeye değer bir yer. Mağazalarda Türk markası tekstil ürünleri görmek de mümkün.
  • Ulaşım oldukça pahalıya geliyor.2 gün bile kalınacak olsa 1 haftalık bilet almak daha mantıklı. Fiyatı 16 zl (z'nin üzerinde çizgi var).
  • Bu ufacık şehirde bile çok fazla kebapçı var. Neredeyse hiç biri Türk değil.
  • Erasmus'la gelmiş Türk öğrenci sayısı oldukça fazla bu şehirde.
  • Oldukça dindarlar. Pazar günleri büyük marketler dışında açık yer bulmak imkansız.

VARŞOVA

  • 4 saatte hiç bir ulaşım aracı kullanmadan tüm şehir gezilebiliyor.
  • İstasyondan biraz uzak gezilecek yerler, ama otobüs kullanmayın ne gerek var. Zaten interrail'in ruhu bu.
  • II. Dünya savaşı sırasında tüm şehir tamamiyle yerle bir edilmiş, taş taş üstünde kalmamış, bu sebeple en az İstanbul kadar çarpık kentleşmiş bir şehir.
  • En tarihi ve eski gözüken kiliseler, binalar bile sıfırdan yapılmışlar savaş sonrası.
  • Kentin ana meydanında, kentin simgesi olan deniz kızı heykeli var ve meydan Poznan'ın meydanıyla neredeyse birebir aynı gözüküyor.
  • Varşova'lılar kibirleriyle ünlü olduklarından diğer Polonya'lılar pek hazzetmiyorlarmış bu şehirlilerden.
  • Göl üstüne inşa edilmiş olan saray çok ilgi çekici bir yer.Saray resmen gölün üzerine yapılmış.Saray bahçesinde tavus kuşları ve sincaplar fink atıyor. Sincaplar hiç de yabani dğeiller, ayaklarınızın dibine kadar gelip yemek bekliyorlar ancak fazla yaklaşmayıp parmağı kaptırmamak en iyisi.
  • Bir çok isimsiz asker ve savaş anıtları var. 24 saat ateş yanan bu anıtlarda askerler nöbet tutuyor.
  • Yine kaçak olarak otobüse bindik ama yine bir şey olmadı. Şanslı mıyız yoksa hakikatten hiç birşey olmuyor mu çözemedim. Tüm Avrupa'da otobüslere kaçak bindik neredeyse ama en ufak bir şey olmadı. ( Bunları okuduktan sonra kaçak binip de yakalanan olursa mesuliyet kabul etmem şimdiden bildireyim :)) )

KÖLN

  • İstasyon'dan iner inmez karşıda o harika Dom kilisesi karşılıyor.
  • İstasyon şehrin merkezinde. İner inmez heryere ulaşım sağlanabiliyor.
  • Hemen hemen her yere buradan tren var. Tam bir dağılım noktası.
  • Dom kilisesi mutlaka ama mutlaka gidilmesi gereken bir yer.
  • Öğrenci kartı göstererek sadece 1 €'ya kuleye tırmanılabiliyor. Öğrenci kartı göstermeyince de 2 € gerçi, pek bi fark da yok.
  • 504 basamak çıkarak tırmanılıyor kiliseye. 506 da olabilir. 2 basamağın ne önemi var.
  • Yorucu bir yolculuk kuleye tırmanış fakat, o manzara, bu çabaya değer dedirtiyor.
  • Kule duvarlarında bol bol "Kayserililer 38" ya da "Ayşe, Cemil..." şeklinde yazıları okumak oldukça eğlenceli.
  • Kilisenin hemen yanından ana cadde uzanıyor. Bir hayli kalabalık bir cadde, İstiklal Caddesi'ni anımsattı bize. Gurbette oluşumuzdan mıdır nedir, her yeri bir yere benzettik.
  • Adidas'ın merkezi olmasına rağmen Almanya genelinde ayakkabı pahalı. Lanet olsun böyle kadere.
  • Telefonlar ise tax free de dahil yaklaşık 200 YTL ucuza geliyor.

AMSTERDAM

  • Kelimenin tam anlamıyla "özgürlükler diyarı", hatta kelime yetersiz bile kalıyor.
  • Daha kente iner inmez her yerde "ot" görmeye başlamaya alışmak gerekiyor.
  • En ufak bakkal tipli yerlerde bile "ot", bizim burdaki sakız gibi satılıyor.
  • Her yerde de bol bol kullanan var. Etrafa kokusu sinmiş iyice.
  • Koca koca tohum bankaları var. Bahçede yetiştir, para verme.
  • Şehirde herşey ot ve sex üzerine kurulmuş. Zaten kendin amblemi bile X X X.
  • İstasyon sistemleri hakikatten rezalet. 2 saat sonraki trene bilet almak için 2 saat önceden sıra numarası almamıza rağmen bir türlü sıra gelmedi.
  • Red Light District ise Türk dolu (neden acaba :) ).

Bunlar da geri kalanlardı. Berlin'de şehri gezmeyip sadece tren istasyonunda neredeyse 2 gün geçirdiğimiz için anlatacak pek birşey yok. Sabaha kadar açık bir istasyonları var. Önceden fazla rüzgar almayan, güzel bir bank kaparsanız, gayet rahat uyuyabilirsiniz, çünkü sabaha karşı çok soğuk oluyor ve esiyor. 24 saat Tourist Information açık. Mc Donald's 12'ye kadar açık. Hamburgerin tanesi 1 €, içecek ise sınırsız. Deneyin derim. Trenler gayet dakik. Geç kalmamaya bakmak gerek. Remagen'i ise anlatmayacağım bile. Ne de olsa oraya gidecek olan olmaz. Küçük bir kasaba, Bonn yakınlarında. Biz akrabamda kalmaya gittiğimiz için öğrendik öyle bir yerin varlığını. Ama gezeceğim diyen olursa meydandaki dönerciye selam söylesin benden. Geçen sene telefon kartının yerini öğreten genç desin.

Son bir interrail yazısının ardından muhtemelen bu konuyu da sonlandırmış olurum artık...

01 Ağustos 2008

Interrail - II

InterRail'e başlama sürecini aşşağı yukarı özetledim, yolculuk boyunca hemen hemen her yeni şehre girdiğimizin akşamı o şehirle ilgili dikkatimi şeyleri çekenleri nir deftere not ettim. Şimdi de o notları yazayım buraya. İşte notlar;

YUNANİSTAN
  • Görevliler dahil, İngilizce bilen kişi sayısı çok çok az. İletişim için beden dili, yazı dili, ve bilimum dilleri kullanmak gerekiyor.
  • Oldukça pahalı bir ülke.
  • İnsanlar, binalar, hayat tarzı olarak Türkiye'ye ve Türk'lere çok benziyorlar. Ordan bir adamı İstanbul'a ışınlansa kimse farketmez Yunan olduğunu.
  • Trenlerde gecikmeler bir hayli fazla. 1 saati bile aşan gecikmeler yaşanabiliyor.
  • Time table'da yazan saate en az yarım saat ekleyerek seyahat etmek en mantıklısı.
  • Interrailcileri pek sevmiyorlar. Az para bıraktıkları için ilgisizler (belki de tüm turistlere böyleler bilmiyorum).
  • Interrail biletinin vasfı çok az. Tüm trenlerde mutlaka ekstra para ödeniyor. Bu 5 € ile 30 € arasında değişiyor.

İTALYA


ANCONA

  • Küçük ve tarihi bir şehir. Eğer Yunanistan üzerinden yolculuğua başlandıysa insan ilk defa burada kendisini hakikatten Avrup'da hissediyor.
  • Yürüyerek neredeyse tüm şehri gezmek mümkün. Otobüs kullanmak bu şehir için biraz gereksiz.
  • Türkiye'de alıştığımız gibi büfelerde, gazetecilerde telefon kartı aramak abes kaçıyor burada. Telefon kartlarını tütün dükkanları satıyor.
  • İngilizce bilen sayısı az olmasına rağmen çok sıcak kanlı insanlar oluşu sebebiyle gayet kolay iletişim kurulup, denmek istenen anlatılabiliyor.
  • Limandan yürüyerek sadece 20 dakika uzaklıkta, tren istasyonunun tam karşısında oldukça ucuz bir hostel bulunmakta.
  • Şehirde çok fazla Pakistan'lı ve zenci bulunmakta. İtalya'da değil miyim diye yadırgamamak gerek. Pakistan'lıların çok oluşu sebebiyle de bir çok "Hallal Market" bulunmakta.

ROMA

  • Trenler tüm italyada oldukça dakik. Gecikme yok denecek kadar az.
  • Görevliler yine oldukça ilgili.
  • Roma'da bir kaç tren istasyonu var ama ana istasyon Termini.
  • Hostelin şehir dışında, uzak olması bir sorun değil, hemen hemen her yere giden bir metro-tren sistemleri var.
  • Görülüp, hayran hayran bakılacak bir yer.
  • Kolezyum --> Colloseu, Aşk Çeşmesi --> Fontana di Trevi diye geçiyor. Ararken zorluk çıkmaması için bilmek gerekiyor.
  • Kolezyum'u bulmak çok kolay. Trenden Colloseu durağından iner inmez tam karşıda muhteşem bir şekilde yükseliyor.
  • 1 adet Kolezyum giriş bileti alarak, antik kent Foro, ve 3 farklı yer adha gezilebiliyor.
  • Bunların hepsi sadece 11 €'ya.
  • Öğrenci kartları bir işe yaramıyor. Avrupa Birliği vatandaşı olunmadığı sürece hiç bir indirim yapılmıyor.
  • Roma'nın merkezinde otobüs kullanmaya gerek yok, yürüyerek her yer gezilebiliyor.
  • Vatican City'e de yürüyerek gidilmesi halinde yol boyu bir çok ilginç yapılar, köprüler görülebiliyor.
  • Şehrin her yerinde çeşmeler var ve bunlardan su içilebiliyor. En azından ben içtim, hala ölmedim.
  • 1 günlük, 1 haftalık ve 75 dakikalık olmak üzere metro biletleri var. En uygunu günlük almak gibi sanki.
  • 1 metro biletiyle 2 kişi çaktırmadan binebiliyor. Aslında hiç biletsiz de binilir de o kadar da kanunsuzluğa gerek yok.

FLORANSA

  • Mümkün olduğunca geç saate kalmamak gerekiyor şehirde. Geç saatten kasıttan akşam 7'den sonrası. Çünkü hemen hemen her yer kapanmış oluyor.
  • Tren istasyonu bile saat 11'den itibaren kapanmaya başlıyor.
  • Akşam 9'dan sonra otobüs sayısı oldukça azalıyor. Bir otobüs için 2,5 saat bekledim bilirim.
  • Gece otobüse para verilmeden biniliyormuş. Binip para verdikten sonra bunu öğrenmke kötü oluyor. Benden sonra binen kimse para vermeyince durumu anladım ama geç oldu.
  • Pisa'ya 1 saatlik tren mesafesinde olması belki de tek iyi yanı.
  • Hostellerde yer bulmak çok zor. Eğer kalınacaksa en az 2 gün önceden rezervasyon şart.

PISA

  • Tüm şehir yürümeyle gezilebiliyor.
  • Şehirin zaten tek gidilip görülmesi gereken yeri Pisa Kulesi ve çevresindeki yapılar.
    15 €'ya kule turu yapılıyor.
  • Çevredeki hediyelik eşyacılar birazcık pahalı olsa da harika hediyelikler var.
  • Kule mutlaka çıkılması gereken bir yer. O yamukluğu hissetmek harika.
  • Çevredeki restoranlar diğer kentlere göre ucuz. Mesela 9 €'ya pizza yenilebiliyor.
  • Tren istasyonundaki Mc Donald's'ın tuvalet görevlisine tuvalet çıkışı "bozuk yok be hacı" deyince, dalge geçer gibi gülüyor ama takmaya gerek yok, nasılsa bir daha görülmeyecek bir adam o. E bir tuvalet için de 1 € fazla.


VENEDİK

  • Oldukça pahalı bir şehir.
  • Yemek ve yola verilen paraya yazık, o derece pahalı.
  • Sea-Bus'lar olağan üstü pahalı ve tüm ulaşım sea-bus'larla.
  • Gezilmesi gereken 3-4 yer var fakat hepsi birbirinden çok uzakta. Ulaşımın da pahalılığı sebebiyle biz kanalları gördük ya yeter deyip, geri döndük.

MILANO

  • Pazar günü kesinlikle gidilmemesi gereken bir yer. Resmen hayalet şehir gibi. Sokakta tek bir insan bile yok. Her yer kapalı. Tüm şehir sessiz. Sadece bir ana caddesinde tek tük hayat var.
  • Gezilecek hiç bir şey yok, tabi ki 500 €'luk pantolonlar ve 300 €'luk gömleklerle dolu vitrinleri gezmekten zevk almıyorsan.
  • Şehirdeki en güzel yer belki de o şahane tren istasyonu. Restorasyonda olmasına rağmen o ihtişam adamın aklını başından alıyor. Her ufak ayrıntıda bile bir güzellik var.
  • Ancak restorasyon sebebiyle olsa gerek, istasyon içinde ne nerede bulmak çok zor.
  • Tourist Information'ı resmen bir araya saklamışlar.Hemen sağdaki dükkan "solda" diyor. Soldaki dükkan "sağda" diyor. Kamera şakası mı diye düşünüyor insan. Deli gibi gezmeye rağmen bir Tourist Information'ı bulamadık. Sonra farkettik ki ufacık bir ara var ve oradan geçiş var. Hiçbir tabela olmadığından bunu anlamak için ermiş olmak gerek.
  • Tren istasyonu büyük ve yoğun olduğundan, binilecek treni bir görevliye sormakta fayda var.
  • Eğer Fransa yönüne devam edilecekse 2 gün önceden yer ayırtmak gerekiyor, zira yer bulunması imkansız.
  • Viyana'ya her 2-3 saatte bir tren var.
  • Yataklı gece treni Viyana'ya, 37 €. Su ve kahvaltı için çörek ve meye suyu fiyata dahil.

Yunanistan ve İtalya izlenimleri kısaca, özet halinde böyle. Geri kalanlar yakında...

29 Temmuz 2008

Küpe

Interrail yazmaya devam edicektim seri halinde ki bir de baktım soluğu Bodrum'da almışım. İstanbul'da rahat duramadan bir de oraların tozunu attırıvermeye gitmişim. 12 gün Bodrum şarkıları söyledim, lise 2'den beri tırsıp tırsıp yapamadığım kulak delim işlemini hallettim. Ne zor işmiş hakikatten, korktuğum kadar varmış. Ben saf saf gezerken, ismi lazım değil bir arkadaşım Berk ve annesi beni katekulleye getirip, gümüşçüye sokup, kulağımda koca bir delikle çıkmama vesile oldular. Burada Berk'e derin saygılar... Bir sorun olursa hiç çekinme hemen ara... Her neyse bu kısa(!) tatilden sonra artık kaldığım yerden detaylarıyla interrail'i yazarım diye umut ediyorum. Şimdilik da svidanya...

Küpemi kulağıma takarım, Bodrum'da 3-5 tur atarım... :)

11 Temmuz 2008

InterRail - I

Work and travel yapmaya karar vermiştik, bayağı da araştırdık Taksim'de. Şirketlere gittik görüştük, fiyatlar aldık, hesaplar yaptık. Evet böyle başladı bizim interrail maceramız. WAT'a niyet ettik ama interraile kısmetmiş.

Interrail yapan arkadaşımla konuştuğumda, ismi lazım değil Memo, bayağı enteresan gelmişti, istemiştim. 1 sene sonrasında kafaya koyduğumu gerçekleştiririm belki ümidiyle Volkan'a durumu açtım. Nedir ne değildir, kaba taslak ben de bildiğim kadarıyla anlattım. O da oldukça heveslendi, enteresan geldi ona da bu fikir. Daha sonra gelene geçene anlattık bunu, yapmak isteyen olur mu bizimle diye. Heves eden çok oldu, gelebilirim diyen de, ancak bilet almaya giderken yanımızda fazladan bir kişi daha vardı. Gittik biletleri aldık, mart ayıydı. önümüzde 3 ay kadar bir süre vardı. Bu süre içerisinde yine gelmeye niyetlenenler sonra vazgeçenler de olmadı değil. Bu 3 ay içinde kabataslak nerelere gideriz, neler götürürüz çantamızda, neyle döneriz, nasıl yaparız, nerelerde kalırızı bol bol düşündük. Artık zaman yaklaşıyordu, vize alma vakti gelmişti. Vize başvurumuzu yapmak için İtalya Konsolosluğu'nu seçmiştik Gençtur'daki öneri üzerine. Gittik başvurumuzu yapmaya fakat rezervasyonu mutlaka istiyorlardı. Interrail demek bir yerde de plansız programsız, kafana estiği zaman kafana estiği yere gitmek demek ama İtalyanlara bunu anlatmak yerine kolay yolu yani rezervasyon yaptırmayı seçtik. Herşeyimizi hallettik ama bu sefer de rezervasyonumuzu az buldular. Ne yapsak yaranamıyorduk resmen. Fazladan rezervasyon yaptık, dilekçemizde en çok kalacağımız yeri İtalya yaptık, yaptık da yaptık. En sonunda teslim aldılar belgelerimizi ve bize bi randevu tarihi verdiler. Randevu gününden sadece 2 gün önce arayıp da "İtalyan Konsolosluğu'ndan mail attılar, ek maddi güvence istiyorlarmış sizden" dediklerinde ve "Nedir bu ek maddi güvence ne istiyorsunuz yani?" soruma "Bilmem bize öyle mail atmışlar" cevabını aldığımda, hah dedim işte sorunlar daha yeni başlıyor. Neyse çok detaylarla sıkmadan devam edeyim. Randevu günü cebimdeki "ek maddi güvence belgem"le konsolosluğa gittim ve bana 9'unda tekrar gel dediler. 9'u yani benim interraile başlama günümden sadece 1 gün önce. "Peki kesin vize çıkacak mı? Ona göre ben hazırlık yapacağım da" denmemeliymiş, çünkü eğer derseniz "Biraz daha konuşursan hiç vize alamayacaksın" da diyebiliyorlarmış aman diyeyim. Bu sırada vizemin çıkıp çıkmadığının belli olacağı günden hemen önceki gün, interrail için yeniden 2 kişi kaldık Volkan'la. Ve 9'u geldi çattı, ben sinir, heyecan dolu bir halde konsolosluğa doğru ilerlerken İtalya'ya da az küfretmedim o ayrı ancak daha sonra Roma'yı görüp de aşık olacağımı bilmiyordum. Herneyse en sonunda vizemi aldım ve artık interrail için önümdeki tek engel de kalkmış oldu. Cebimde interrail biletim, pasaportum, vizem ve dönüş için uçak biletim he bir de hayallerim, umutlarım (çok arabesk oldu ama :D ) artık hazırdım.

Bu süreç boyunca internetten o kadar araştırmama rağmen şöyle dolu dolu bilgi veren bir yere de pek rastlayamadım. Ekşi Sözlük'te oldukça yararlı şeyler buldum, onun dışında pek verimli değildi internet bu iş için. He tabi ki bir de Memo vardı bilgi kaynağı olarak. O yüzden de elimden geldiğince interraille alakalı bir şeyler yazmaya çalışacağım önümüzdeki günlerde, niyetlenenler ve gitmeyi kafasına koyanlar için. Şimdiden söyleyebileceğim kafanızda eğer gitsem mi diye bir soru işaret varsa, durmayın gidin, böyle birşeyi birdaha yapma imkanı olmayabilir.

10 Mayıs 2008

ÇILDIRIN

Fazla söze gerek yok.
Tüm olumsuzluklara rağmen, söke söke,
ASLAN GİBİ
aldık
17. şampiyonluğu.
Şimdi
ÇILDIRIN!! :))))



04 Mayıs 2008

Sigara Dumanı


Saatler 18:57'yi gösteriyor. Hava sıcaklığını bilmem ama hissedilen bayağı düşük. Kapalı, kasvetli bir hava var. Tribünler tıklım tıklım. Neredeyse tüm şehir bu anı beklemekte. Heyecan dorukta. Tüm Türkiye'nin, Kıbrıs'ın ve dış temsilciliklerin bir gözü burada. Şeref tribününe bakıyorum, Adnan Polat'ı görüyorum, gayet de heyecanlı. Yanımda bir adam sürekli sigara içiyor. Dumanı rahatsız etmesine rağmen, sarhoştur, kavga çıkar, dayak yerim diye çekiniyorum söylemeye. Dumanın geldiği yöne arada "tersim kötüdür ha" bakışı atarak öbür tarafa doğru bakıyorum. Ve beklenen an geliyor, başlama vuruşu yapılıyor.

Eğer Sivasspor - Galatasaray maçına gitmiş olsam buna benzer bir giriş yapabilirdim yazıma. Hatta biraz daha abartabilirdim de, belki de abartmazdım bilmiyorum. Ama illa ki sigara içen bir adam yanımda olacaktı fakat ben tribün ortamında neye çattığımız belli olmaz, içmiştir ya da yanında sevgilisi vardır, kolaylıkla kavga çıkarır, boşu boşuna bu güzel maç öncesi "tribünlerde görmek istemediğimiz görüntüler" oluşturmayayım diye, "pardon sigara dumanı rahatsız etti de söndürebilir misiniz ya da öteki tarafa doğru üfler misiniz?" diyemeyecektim. O adam dumanı üfledikçe ben de onla beraber çekecektim nikotini iştahla ciğerlerime. Her halükarda maça gitmediğim için bunları düşünmem yersizdi. Evimde oturdum "sopcast" imi açtım, internetten de linki buldum ve başladım bu güzel maçı seyretmeye. Gayet konforlu bir ortamda, sigara dumansız bir maç zevki. "İyi olan Cimbom kazansın" dileklerimle.

Maç arada bir takılıyordu. Tam da o takıldığı anlardan birinde sadece ses geldi ve görüntü yok; "Sivasspor'un golü dakika bla bla bla, gol bla bla bla". "Ne oldu anaa yedik yaaa! Bari nasıl atmışlar, tekrarında görürüm." derken o da nesi "Galatasaray Arda'yla eşitliği yakalıyor." sesi. Ancak gel gör ki golü bir görebilsem. İnat mıdır nedir tam da gol anlarında takılıyor Sopcast. Tam yine tekrarından izledim oh dedim iyi oldu. Hop ikinci gol de geldi. Bir rahatlık çöktü bünyeme, ilk yarının da sonları olması sebebiyle. İlk yarı bitişiyle, kendimi sopcast dünyasında başka kanallara verdim.

İkinci yarı başlanıcıyla beraber yenen gol ve hemen üstüne Ayhan'ın belki de hayatının golünü atması ki bu Ayhan'dan pek de umulan bir şey değildi. Hatta "Ayhan vurdu!" ünlemini duymamla, "ne vuruyorsun be pas versene" dediğime bile pişman oldum. Bana kapak olsun. Ama rahatlamak ne mümkün, bir anda skor tekrar eşitlendi. Resmen abandone oldum. Ne oluyor, ne bitiyor, bir gol oluyor üstüne öbürü. Hele ki Türkiye liginde bu kadar heyecanlı bir maç acaba sopcastte yanlışlıkla Barça - Valencia maçına mı girdim hissi uyandırdı bende. (.Bu arada Barça da ne atmış ya.) Neyse ki Galatasaray'ın maçı bırakmaması, beraberliğe razı olmaması sonucu 3-5 birşeyler atılarak bitti maç.

Maçın sonunda, bundan 2 sene önceki "Sarıyla Kırmızıyla, Alnımızın Akıyla" şampiyonluğu kazandığımız son hafta geldi aklıma. Acaba Galatasaray'ım 2 sene önce Fener'in yaptığı gibi, elindeki şampiyonluğu verir mi bilinmez ama bu şampiyonluğu sonuna kadar hakettiği kesin. Milyon dolarlık bütçeleri, dünya çapında ses getirecek transferleri, hatta son 6 haftada bir teknik direktörü bile olmadan bu kadar mücadele takdire değer. Herkesin de söylediği gibi belki de Fener, bugüne kadar ki en iyi sezonunda kupasız kapayacak sezonu. Hatta belki yine Aziz Yıldırım, Galatasaray'ın şampiyonluk gündemini değiştirmek için istifa edip de geri dönecek. Belki Zico ve futbolcular suçlanan taraf olup Zico ve küfredilen futbolcular kolkola gidecek. Neyse büyük konuşmamak lazım. "İyi olan Cimbom kazansın".

Ve maç bitmişti. Tüm tribünler ayaktaydı, bir ara gözüm şeref tribününe kaydı, Adnan Polat da sevinçten yanındakileri öpüyordu. Yanımda sigara içen adam yeni bir sigaraya başlamıştı. Off yine üstüme üstüme geliyordu. Bu sefer söylese miydim ki acaba. Galip de gelmiştik hazır. Belki beni dövmeyebilirdi. Aman neyse dedim ciğerlerim bayram etsin en azından. Tribünleri boşaltmıştık. İnşallah gerçekten de tribünde olduğum bir maç sonrası yani 10 Mayıs 2008 20:45'ten sonra görüşmek üzere artık.


Galatasaray - Çıldırın.mp3

18 Nisan 2008

Yeditepe Üniversitesi Kılavuzu


Saçmalamamın üstünden az bir zaman geçtikten sonra bu sefer biraz ciddi bir konuya gireyim dedim. Malum yazılarımın çoğunda ilham kaynağım, hele ki "hikaye" olanlar Yeditepe Üniversitesi içinde geçen olaylar. Burdan yola çıkarak, ÖSS'ye de pek bir şey kalmadı yaklaşık 2 ay kadar, ÖSS'den sonra da kazananlar için sevinçli bir telaş olan tercihler başlayacak. Tercihlerine Yeditepe Üniversitesi'ni dahil edecek veya etmeyi düşünenlere bir katkı da benden olsun dedim. Hele ki kazanırlarsa bu yazım muhtemelen bayağı işlerine de yarar. Evet konu ortada Yeditepe Üniversitesi'nde yaşam...

Ben nasıl tercih ettim Yeditepe'yi?
Klasik olarak tercih zamanı gelmesine yakın, üniversiteleri dolaşmaya, bilgi almaya başladım. İlk olarak Sarıyer sırtlarındaki bir üniversiteye gittim, gittiğimi ancak saatler sonra medeniyet gördüğümde anladım. Git, git, tırman, tırman bitmeyen bir yerdi. Giderken bile ilk aklıma buraya hergün gidip gelmeyi başarırsam mezun olduğum zaman herhalde bir ıssız ormanda yön bulacak kadar gelişmiş sezilerim olurdu. Her neyse bu üniversiteden bilgiyi aldım, döndüm. Bu şekilde bir kaç üniversite daha dolaştım. En sonunda babamın bir arkadaşının MBA yaptığı üniversite olan Yeditepe'yi önermesiyle de oraya doğru yola çıktım. Orası da bana oldukça uzak gelmişti, okul hayatım boyunca, okula gitmek için hiç bir araca binme gereksinimi duymadığımdan olsa gerek. Ama en sonunda oraya varıp da o devasa kapıyı gördüğümde hakikatten oldukça etkilendim. Kocaman bir "T.C. YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ 26 AĞUSTOS YERLEŞKESİ" yazan bir giriş. Daha sonra bu kapıdan içeriye katedip, gereken bilgileri aldım. O devasa kapı bile benim Yeditepe'ye olan ön yargımı kırmaya yetmedi. Çünkü genellikle gazetelerde çıkan haberlerden olsun, arkadaşlardan duyulanlardan olsun, hatta her İstanbul'ludaki o genel kanıdan olsun büyük bir önyargım vardı. Bu sebeple tercih listemde ancak 6. sırada kendine yer bulabildi Yeditepe "Bilişim Sistemleri ve Teknolojileri" bölümüyle.

Kazandıktan sonrası...
Tercih sonuçları açıklandı ve 6.sıradaki tercihim Yeditepe'yi kazanmıştım. Bir yandan üniversiteli olabilmenin verdiği o sevinç vardı ama bir yandan da "ulan kazana kazana nereyi tutturduk ya! 24 tercihten sen git 6.tercihi kazan var mı böyle birşey?" de diyorudum. Bahsettim ya o meşhur önyargı sağolsun. Fakat bu şekilde kazandığıma bile tam olarak sevinmediğim bir üniversite benim çok sağlam arkadaşlar, dostlar edindiğim, severek gittiğim, her dakikasından zevk aldığım, orada okumanın ve o atmosferi yaşamanın ayrıcalığını gördüğüm bir yer halini aldı.

Ve işte "Yeni Başlayanlar için Yeditepe Üniversitesi";
-Biraz zor olacak ama okulla ilgili tüm önyargılarınızı silin. Gerçekten oldukça fazla söylenti ve önyargı hakim ancak içeri girdikten sonra oranın havasını teneffüs ettikten sonra farkedeceksiniz ki duyduklarınızın, bildiklerinizin bir çoğu yanlışmış.
- Okulda her türlü tiple karşılaşacaksınız, klasik bir vakıf üniversitesinden daha çok devlet üniversitelerini andıran bir şekilde toplumun her katmanından, Türkiye'nin her yerinden bir çok öğrenci olduğunu göreceksiniz.
- Okulda gerek ÖSS'den gelen burslu öğrencilerle, gerekse verilen başarı, sporcu, vb. burslu öğrencilerle, burslu burssuz dengesinin birbirine yakın olduğunu göreceksiniz.
- Okulun en büyük sorunlarından biri paçayı kaptırmadan hazırlığı geçebilmektir. Zaten hazırlıkta defalarca hocaların da söyleyeceği gibi "Siz daha üniversiteli değilsiniz, Lise 4'sünüz (tabi yeni sisteme göre artık 5 diyecekler sanırım), hazırlığı geçip de fakülteli olduğunuz zaman üniversiteli olacaksınız." Ve bunu ispatlarcasına hazırlık okullarında zil vardır, lisedeki gibi 50 dakika yemek arası vardır, 9-16 arası ders vardır. Yabancılık çekmezsiniz yani.
- Hazırlık sınıflarında birazcık rahata bağlayıp da geveşediğiniz anda "repeat" olmaktan kurtulmanız zordur. Ya çok iyi ingilizce bilip de çalışmadan rahat rahat geçeceksiniz ki bu çok düşük bir ihtimal, ya da paşa paşa çalışacaksınız aksi takdirde 2 sene boyunca hazırlık okuyanları ilk duyduğunuzda verdiğiniz tepkinin ne kadar da yanlış olduğunu göreceksiniz.
- “En kolayı C kurudur”, “en zoru B kurudur”, “B’yi geçtin mi A’da takılmazsın” gibi sözlere kulak asmadan, hepsinin kendine özgü zorlukları olduğunu bilerek çalışırsanız yararınıza olacaktır.
- Okula ulaşım için bir çok seçeneğiniz bulunmakta. Otobüsle gidilecekse Kadıköy’den 19’a binmek yerine 19 C’ye bindiğiniz takdirde daha hızlı ulaşacaksınız okula fakat 19 C oldukça nadir gelmektedir. Servis kullanacaksanız, bu sizin için zamandan büyük bir tasarruf olacaktır otobüse göre tavsiye edilir. Arabayla gelinecek ise de tüm Kayışdağı Caddesi boyu İSPARK bulunduğunu söylemeyi bir borç bilirim. Oralara para vermek yerine yakınlardaki ara sokaklara bıraktığınız takdirde otopark parasından kurtulmuş olacaksınız. Yok ben arabamı illa paralı bir yere sokacağım diyorsanız da ister okulun otoparkı ki giriş ve çıkış ve de yer bulma işkencedir, ister İSPARK’lı yere, isterseniz de okulun hemen yakınlarındaki 1’i korsan diğeri yasal olan otoparkçılara verebilirsiniz.
- Yeditepe’de yemek yemek de bir sorundur. Hele ki saat 12’de yemek yemeye gidecekseniz tüm hazırlıkların çıktığı bir saat olduğundan mahşeri bir kalabalıkla karşılaşacaksınız, korkmayın. Sosyal tesislerde yiyeceğim diye kasmayın, ilk gün bile olsa çıkın dışardaki bir çok mekandan birine gidin. Hem yemekhanenin yemek kokuları sinmez üzerinize, hem çevreyi tanıma fırsatı bulursunuz, hem de sarmallar halinde dönen o upuzun kuyruğa girmek zorunda kalmazsınız.
- Kulüplerdi, kariyer günleriydi, bahar festivaliydi, her türlü sosyal aktivitede yer almaya özen gösterin, sırf inek gibi de ders çalışmak bir yere kadar tabi ki. (bunu yazan bu kadar aktif mi? Hayır :D )
- Fakülteye geçtiğinizde (Ticari Bilimler için), binanın dış görünüşü, sınıflar arasında seslerin rahat duyulması sizi korkutmasın. Hele ki yan sınıfta hapşuran birine başka sınıfın hocasının “çok yaşa” diye bağırdığı söylencesini duyduğunuzda, inanın gerçek bile olabilir.
- Bölüm hocalarıyla (Bilişim Sistemleri için) oldukça yakın, arkadaş gibi, aile gibi olacaksınız zamanla. Hayatınızın büyük bölümü laboratuvarlarda geçmeye başladığında, üst üste 3 saat beraber oldukça, muhabbet ilerledikçe bunu göreceksiniz.

Uzun oldu ama genel olarak böyle özetleyebiliriz. Geri kalanını zaten yaşadıkça öğreneceksiniz. Ben de kalan kısımlarını öğrendikçe belki ileride ek olarak buna bir yazı yazabilirim tekrar. Eksikler olabilir, ya da bakış açısına göre yanlışlar. Ama kimsenin karşı çıkmayacağı bir nokta olduğundan eminim ki o da “Yeditepe Üniversitesi’ne gelmeden önce ve geldikten sonraki düşünceleriniz kesinlikle çok farklı olacak.”

13 Nisan 2008

Saçmalamam Geldi

Bayağıdır yazmamışım. Gerçi baktım da normalde de neredeyse haftada bir yazmışım, e yani çok da bi kayıp var sayılmaz. Neden yazamadım sınavlardan mütevellit (aha! Osmanlıca yazdı, sınavlardan dolayı sıyırmış herhalde) (bu arada ben şizofrene de bağladım sanırım, kendi yazıma, bir başkası gibi yorum yapıyorum) Hakikatten baya yordu sınavlar, he yordu da n'oldu? Bitti mi? Hayır tabiki de. E dolayısıyla böyle bir atmosferde de çok sağlam birşey yazamam. Ben nasıl sıyırdım hikayesi yazardım ama o da atletin macerasından sonra çok hafif kalır. Koca atlet koştu koştu da n'oldu? Hiçbir şey... Demek ki ne yazsam hafif olacaksa, hafifliğin dibine vurmak gerek. O yüzden bundan sonrası "Hafiflik içermektedir" "-23" sembolleriyle sınıflandırılmıştır.


- Bu arada dikkatimi çekti, gerçi bilen biliyordur bunu anlatmıştım bir kaç kişiye daha. Normalde mart ayı oldu mu, bizim evin etrafı resmen kedi Karaköyü oluyor. Karaköy az kalır Amsterdam'ı oluyor. Önde bir dişi arkasında iki erkek kedi görmüşlüğüm bile vardır yani o derece. E peki bu sene ne oldu size kedicikler? Küresel ısınmadan mıdır, yoksa iktidarsızlıklarından mıdır bilmem bu sene hiç, evet HİÇ en ufak bir temas bile yoktu. Normalde gece gece serenat yapmaktan zevk alan, beni uykumdan eden bu yaratıklar, bu sene hiç ses bile çıkartmadılar. Bu sene kedi popülasyonunda düşüş, fare popülasyonunda artış yaşanabilir dikkat!

- Kabus geri dönmüş!!!! Az önce televizyonda gördüm, "The Uygur Brothers" tekrar seviye yoksunu yarışmaları, espirileriyle geri dönmüş. Aman tanrım demekten kendimi alamadım. Youtube'da olan rezalet Japon şovlarından da rezalet eğlence anlayışlarıyla tekrar aramızdalar. En azından bence. Türkiye genelinde espiri kalitesinde düşüş yaşanabilir dikkat!

- Her yerden yabancı isimli bina grupları yükselmekte, nerede olduğumuzu şaşıracağız heralde bundan 10-20 sene sonra. ( -nereye gidiyorsun abi? -apkorthile gidiyorum. -oo iyi iyi ben de geçen almonthilden geçerken bi uğradım süperdi.) Eskiden Çeliktepe, Gültepe varken artık apkorthil, almonthil gibi enteresan tepeli isimler çıktı. 7 "hill"i şehir. Çok yakında tepe gibi Türkçe isimlerden yoksun kalabiliriz, dikkat etmesek de olacak, o yüzden dikkate mahal yok.

- Çalışmadan 100 almak yasaklansın!

- Çalışmadan 100 alan ömür boyu DD notuna mahrum kalsın.

- Ne kadar ki sınavlardan önce "herşey birbirine girdi, rezalet durumdayım" deyip de sınavdan çıkışta "galiba 100 alıcam lannnn!" diyen adam varsa o candır, canandır, onu koruyup kollayınız. O adama yemekler ısmarlayın, bol bol iltifatlar edin, hatta mümkünse ona evinizde bir oda verin eğer okuluna yakınsa. Yok kendim böyleyim diye demiyorum, ne kadar da art niyetlisiniz ya. Yakışmadı hiç!! Yeditepe'de alınan "100" oranlarında artış yaşanabilir dikkat!

- Beş satır önce yazdıklarıyla, beş satır sonrası çelişen insanları toplumdan dışlayın. Onu gözden de gönülden de uzak tutun. Mümkünse yemek sıralarında yer vermeyin, araya kaynatmayın. Çeksin cezasını. Onları dolmuşlarda hep ikili koltukta sürekli para uzatılan tarafa oturtun ki görsünler gününü. Ancak o paklar onları çünkü. Yakında yemekte sıra bulamayabilirim sanırım, kendime dikkat!!

29 Mart 2008

Yarışın Sonu!

Zaman akıp gitti, atlet koştu kaldığı yerden. Tam önünde, ona daha önceden "vaad edilen" bitiş çizgisi durmaktaydı. Çok yakındı o çizgiye, görüyordu, hatta tam içinde hissediyordu. Ogüne kadarki koşu boyunca hiç ama hiç olmadığı kadar, elini uzatsa tutabilecek kadar yakındı. Fakat, rehavete kapılmaya gelmezdi, farkındaydı. Yarışının ne kadar çetrefilli olduğunu "dopingli birinci" sayesinde öğrenmişti. Tüm azmiyle devam ediyordu koşusuna.
Atletin tahminine göre daha önce "söz" verildiği üzere, yarış bitecek, birincilik ödülünü alacaktı. Ne olursa olsun, yarışın koşullarını bildiği için her an bir sürpriz de bekliyordu. Her an yeni bir engel çıkabileceği zaten aklının bir köşesindeydi.

Yeni gün başlamış, güneş doğmuş, hayat günlük akışında seyrederiyordu. Atlet ise derin uykusunda iken o an çok tatlı gelen ama o tatlılığın sadece kandırmaca olduğu acı bir telefon sesiyle gözlerini açtı. Yarış için mülakata çağrılıyordu. Bekliyordu böyle birşey. Gidecekti ve belki de kazandığı açıklanacaktı. Tüm beklentileri bu yöndeydi. Sadece atletin mi? Büyük sponsorun, menajerin ve yarıştan haberdar olan herkesin.

Atlet, son virajı döndü ve artık bitiş çizgisine doğru son 100 metrelik düzlüğe girdi. Koştu, koştu... Daha son 100 metrenin ilk metrelerinde gördü ki yarış aslında yalanmış. Tüm bu koşu, çabalar, harcanan zaman bir hiç uğrunaymış. Aslında yarış bile değildi bu koştuğu. Kendisi tüm bu olan bitenleri anlamaya çalışırken verilen sözlerin aslında sadece bir kandırmaca, hatta "yarış atmosferi" içindeyken söylenmiş öylesine laflar olduğunu da öğrendi. Yıkıntıların ardı arkası kesilmiyordu. Neredeyse atlet şizofren muamelesi görücekti, sanki tüm bu yarışı kendisi yarattı, sanki tüm bu "söz"leri kendi kendine verdi. Nasıl bu kadar aldatıcı olabiliyordu herşey? Nasıl göz göre göre oyuna geliyordu? Hiçbir anlam veremedi bu duruma atlet. Koşulan kilometreler, katedilen yollar, alınan sözler, vaadedilen ödüller, harcanan zaman, bunca hikaye aslında bir yalandan ibaretti. Başlamadan biten bir yarıştı herşey. Aldatılan yalnıcza kendisi olmamıştı atletin, yarıştan haberdar herkes aldatılmıştı, hatta yarış bile kendi kendini aldatmıştı.

Ve atlet, içinden geçen onca sinir, öfke, nefret, delilik ve adlandıramadığı türlü duygulara rağmen gayet normalmiş gibi herşey, eline aldığı ceketiyle aslında o hiç olmayan yarışı terk etti.

20 Mart 2008

Sonsuz Yarış?

Bir atlet, koşuyor, durmaksızın. Engelli yarışların biri bitiyor, öteki başlıyor ve atlet sürekli koşuyor. Günün birinde, atlet yepyeni umutlarla, "bu sefer derece alırım inşallah"larla giriyor son yarışına. Koşuyor da koşuyor. İstiyor, belki de hayatının yarışı bu, fakat yarış zorlu, diğer yarışlarda olanlardan kat be kat fazla engel bulunmakta. En büyük engel, ilk olarak yarışın en büyük sponsorundan geliyor. Atleti pek ciddiye almıyor. "Bu ayran gönüllü bi atlet, yarın bir gün bu yarışı da yarım bırakıp gider" diyor. Atlet bu sözlere aldırmıyor, koşusunda ısrarcı. Geceler, günler, haftalar, aylar bitiyor ama koşu bitmiyor, sürekli yeni engellerle sürüyor. Atletin yarışta o kadar ısrarlı olduğunu gören büyük sponsor şaşırıyor. Artık engel olarak değil destekçi olarak atletin yanında bulunuyor. Çok yardımları oluyor, çok çabaları oluyor yarış boyu. Hatta o kadar ki en umudunu tükettiği anlarda," yarış artık yarışlıktan çıktı, işkenceye döndü" diye düşündüğü anlarda bile büyük sponsor sonuna kadar destek oluyor.

Yarışın öteki engellerinden biri de koşulmuş eski yarışlar. Şimdiki yarışın sahibi diyor ki "sen başka yarışlarda, yakınlarımda koştun, bu yarışı koşamazsın." Afallıyor atlet. Tökezliyor, düşüyor. Üstü başı toz, çamur, her türlü pislik bulaşıyor ama yılmıyor. Derdini anlatıyor. Büyük sponsor yine yanında o zamanlarda da. Yarış sahibi defalarca, atleti yarışın dışına itmeye çalışıyor. Atletin tüm taraftarları da artık vazgeçmesini söylüyor. "Daha nereye kadar gidecek?", "olmuyorsa zorlama", "hayırlısı artık ne yapalım", "boşver üzülme"ler başlıyor ama atlet farkında bitmediğinin, bitemeyeceğinin de.

Ve bir an geliyor, yarışın sahibinden oldukça acı ve parçalayıcı bir mesaj geliyor. "Umut çekilen acıyı uzatır, bırak artık yarışı, dön evine". İlk defa atlet o an çok ama çok derin bir umutsuzluğa düşüyor. Hayatında ilk defa bir yarış sebebiyle bu kadar inciniyor, gözünden birkaç damla yaş boşalıyor. Sürekli destekçisi olan büyük sponsor bile artık yapacak birşeyin olmadığını ona anlatmaya çalışıyor. Atlet boynu eğik bir şekilde, yarışı terk edemese de terk etmeyi kafasına koyuyor.

Gün geliyor tam bu zor anlarında aklını dağıtması için yeni bir yarışa adeta davet ediliyor. Atlet de şaşırıyor. Madem ki öteki yarışı terk edecek, buna yardımcı olması için başka yarışlarda koşmalıydı gibi yanlış bir düşünceye kapılıyor. Isınmalara başlıyor atlet ama aklında sürekli öteki yarış. Atlet koşu için son hazırlıklarını yaparken bile bir yandan eski yarışına gidiyor aklı. Tam da o anda eski yarışla alakalı haberler yayılıyor atletin kulağına doğru. Atlet zaten geri dönmeye hazırken bir de bu haber, onu ister istemez yeni yarışı terk edip eski yarışına geri götürüyor.

Ee haber gelse bile ne de olsa zorlu bir yarıştı bu. Sanmasın ki öyle hemencecik bitişi görecek. Daha atlaması gereken çok engel vardır. Kaldığı yerin bile bayağı gerisinden başlar atlet koşusuna. Ama o razıdır yeter ki bitişi görsün daha ne isterdi ki?

Yarış son hızıyla devam ediyordu ama ne de olsa atleti ve talibi bol bir yarıştı. Bir anda bizim atletin hemen yanından son hız geçen başka bir atlet afallatmıştı. Hangi ara yarışa girmişti? Ne ara bu kadar engeli aşmıştı? Ne çabuk koşmuştu? Atlet sonradan farkına varıyor ki kendisi onu bir şekilde dahil etmişti bu yarışa. Kaderin cilvesine mi gülsün, kendi salaklığına mı yansın belli değil.

Yarışın sonlarını koştuğunu hissediyordu bizim atlet. Sonradan çıkagelen atlet ise o bunları hissederken çoktan bitişi geçmişti, ödülünü almıştı ama kimseye farkettirmiyordu. Birden durumun farkına varan atlet artık alışık olduğu yıkımlardan birini daha o anda yaşamıştı. "Yarış bitti mi, kazanan belli mi?" sorularına bir cevap alamasa da anlamıştı, yarışın sonu gelmişti ve ona teselli olarak arkasında bıraktığı 1,5 sene kalmıştı. Bu kez boynunu eğmeden, gayet dik bir şekilde dönüyordu atlet. Ne de olsa o zamanını, gücünü, enerjisini, elinde var olan ve hatta olmayan herşeyini harcamıştı bu uğurda ve hakikatten de artık eli kolu bağlıydı.

Bu kötü son belki çok çok daha ağır olmuştu, ama olmuştu işte. Herşey bitti derken ancak masallarda olacak, hatta belki oralarda bile olmayacak bir mucize belirivermişti. Yarış devam ediyor, öteki atlet doping yaptığı için diskalifiye edilmişti. Ne güzel haberdi. Artık kaybetmeye dirençli atlet son bir umutla var gücüyle koşmaya kaldığı yerden başladı. Azimle.

Atletin yapabileceği bir şey kalmadı artık koşmaktan başka, elinde avucunda tek kalanı onun bu tutkusu. Tek umduğu da artık bu yarışı bir an önce birinci olarak bitirmek. Büyük sponsora ve yarış boyu yanında olan herkese teşekkürlerini de bildiriyor atlet sonuç her ne olursa olsun...

12 Mart 2008

Çevrimiçi Deprem

Sallanmışız yine. Zaten bu şekildeki sallantılar normal olması gerekenler diye haberler artık beynimize işledi. Nerede en ufak bir deprem olur (dünyanın öteki ucunda bile), ülkemin mükemmel habercileri, ana haberlerdeki o uzun(!) boşluklarını doldurmak amacıyla o depreme sarılırlar ve gayet tabi ilk soru "Bu deprem, olası Marmara Depremi'ni tetikler mi?". Onlarca jeolog, jeoloji mühendisi televizyonlarda boy boy gözükürler. Elbette bir itirazım yok olan bitene, insanın haber alma ihtiyacıdır, merak edilendir... İtirazım artık ezbere bildiğimiz -neredeyse kelimesi kelimesine- kalıplaşmış cümlelerle cevap verilen soruların sırf zaman geçirmek amaçlı, rating (reyting) kazanma amaçlı ısıtıp ısıtıp sorulmasıdır.



Esas yazmak istediğim konu bu değildi yazıya başlarken ama gına gelmiş demek ki patladım bir an. Muhtemelen yarınki (13 Mart 2008) haber bültenlerinde en az 20 dakika bu deprem ve depremin olası Marmara Depremi'ne etkilerini izleyeceğiz. Her neyse esas yazmak istediğime gelirsek; deprem oldu, daha doğrusu olmuş ve hemen ardından msn'deki kişiler birer birer "deprem oldu", "sallandık", "deprem :S" yazdılar. Bu ne hız? Herşey çevrimiçi oldu zaten, kabul. Artık neredeyse günümüzü çevrimiçi geçiriyoruz. Cebimizde telefonlar var 24 saat çevrimiçiyiz zaten. İsteyen istediği anda ulaşabiliyor. Akşam evde ya da gündüz okulda/işte msn'ler zaten açık. Haliyle çevrimiçi dünya. Fakat, biraz fazla olmamış mı? Deprem vb. iletiler görünce ntvmsnbc'ye girdim ama depreme ait bir haber yoktu. Sonra, son depremleri yayımlayan Kandilli Rasathanesi'nin sitesine girmeye çalıştım, yoğunlıktan giremedi. Aklıma çılgın ek$isozluk'cüler geldi. Nasılsa doğruya en yakın haberi buradan alabilirdim ama o da ne 3 sayfa yazı yazılmış bile depremle alakalı. Bu ne hız? Herhalde ilk entry'yi gireceğim diye laptop'ını kucaklayıp bir eşiğe sığınan, ki çoğu belki bunu da yapmadı, sarıldı sözlüğe. Çevrimiçi olmanın abartısı herhalde buydu. Allah korusun, biraz büyük bir deprem olsa ve yine Allah korusun göçük altında kalınsa falan hemen msn'deki iletiye "göçükteyiz +o(", "göçük altında", "yoook, üstüne duvar yıkıldı" yazılacak gibi geliyor bana. Veya sözlükte ilk göçük altında haberini ben yazayım diye bir kapışma olacak gibi. Evet, fazla abarttım, hatta çok fazla ama elimde değil. Daha depremin saniyesinde bir nefes alıp, ne oluyor ne bitiyor diye düşünmek ya da çoğu insanın yapacağı gibi panikleyip kaçmak yerine msn'de iletilere yazmak, sözlükte ilk yazan olmak gibi eylemleri yapanları görünce o kadar da abartmamışım diyorum kendi kendime. Sözlük'te bir entry okudum şöyle diyordu; "yazarlarından haber alınamayan bölgelere kurtarma ekipleri yoğunlaşsınlar". Trajikomik değil mi gerçekten...



Yazı içerisinde biraz abartmış, sert çıkışlar yapmış olabilirim, olayın sıcaklığı sebebiyle. Her ne hata yaptıysam ikinci yazı olmasının da acemiliğine sığınarak affola. Ne dedim? Nasılsa önlem mönlem alındığı yok, Allah korusun bizleri.

06 Mart 2008

Başlangıç

Bu bir başlangıç benim için. Blog alemi yeni bir nefer kazanıyor şu sıralar. Elbette düzenli olarak yazmayacağım, hatta belki bu ilk yazıdan sonra bir daha hiç yazmayacağım, bilmiyorum, zaman gösterecek. E peki blog ne diye yazılır? Onu da bilmiyorum. "E be adam, madem hiçbir şeyle alakan yok ne diye yazıyorsun?" diye kızgın soruları duyar gibi oluyorum. Hatta şu an kulağımı bile çınlatanlar olacak belki ama söyleyeyim. Bir arkadaşım var, isim vermeyeyim ama Pınar, kendisinin de bir blogu var, reklam yapmak gibi olmasın ama pitican.blogspot.com, ekonomiyle alakalı yazar durur bu arkadaşım orada. Onun beni yönlendirmesiyle ve tamamiyle acemi cesaretiyle giriştim bu olaya. Belki yazmayı falan seversem, ya da tepkiler(!) iyi yönde olursa (en azından "naptın lannn iğrençç" şeklinde olmazsa) heralde geliştirerek yazmaya devam ederim. He şu da var tabi, parantez içindeki tepkiyi de alırsam, kapatıp giderim bu dükkanı, ama yazık be kırmayın şu çocuğun hevesini. Zaten sıkılır o bir süre sonra. En iyisi güzel olmuş deyin. Dersiniz değil mi? Valla dersiniz biliyorum.

Lisede falan kompozisyon yazarken sürekli giriş, gelişme, sonuç olarak yazdırırlardı. Bir an o psikolojiye girdim. Yani gereksiz yere bir gelişme paragrafı yazıyorum. Ama olsun ilk yazı mazur görülür bence. Bu arada "ama" cümle başında başlamaz onu da biliyorum. Ne günlerdi be lise...

Herneyse o zaman ilk yazıdan sıkmayayım da toparlayayım bari. Burdan piti, mezun kişi, kuzu, borçlarını ödemeyen, kumpir vereceği ve dayak alacağı olan Pınar'a selamlar. Teşekkürler. İnşallah borçlarını öder. Böyle de ifşa ederim. Her neyse ilk blogta bir hata yaptıysam affola. Beni bekleyin, belki hiç dönmem geri ama olsun, bekleyin. Ne dedim? Görüşürüz...